Ahmet ÇARPAR | Nasıl bir zamanda yaşıyoruz?

Başka yaşam biçimleri inşa etmek, hakim düzenin bize
sunduğu ”problemler”e de başka bakışlar inşa etmek demektir.
-Jacques Ranciére

Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz? Jacques Ranciére’in son zamanlarda makalelerinde ve mülakatlarında anlattıklarını açmasını sağlamak amacıyla, Eric Hazan’ın filozofa sorduğu ”Zamanımızda yeni olan nedir, süreklilik arz eden nedir?, Temsil ile demokrasi arasında nasıl bir bağ var?, Gelecek ortak bir dünyanın biçimi olarak emeğin sonu mu geldi?

@musahibc
ahmet.carpar@kuzgunportal.com

Aynı zamanda bir yaşam ortaklığı da olan bir mücadele ortaklığına dair umut var mı? ”Halk”, ”isyan” ya da ”tarih” gibi görünüşte çok basit mefhumlardan söz etmek için nasıl bir yeni ileri görüşlülük gerekli? gibi soruların çevresinde ortaya çıkan bir söyleşi kitabı.

Her düşünsel eser bir bakıma bir tespit, teklif ya da iddiayı taşır bünyesinde. Böyle düşünüldüğünde bu tarz metinlerin adları bu tespit, teklif veya iddianın belirgin bir şekilde nabzının attığı yer olur. Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz? bu açıdan içinde bulunulan zamanı, böylelikle yaşanılan hayatı biraz daha anlama cehdi içinde bulunanlar için kendini hemen alıp okutturacak tahrikkâr bir adı taşıyor.

Kitabı henüz okumaya başladığım sıralarda elimde gören arkadaşım bu soruyu alıp o anda ortaya yöneltti: Nasıl bir zamanda yaşıyoruz? Herkes yaşantısının adesesinden birtakım şeyler söyledi. Soruya verilen cevaplara bakılırsa nasıl bir zamanda yaşadığımız konusunun ister istemez sayısız yönü ve cephesi beliriyordu. Kimi sosyolojik kimi politik kimi ekonomik açılardan yaklaşıyordu konuya kimi de dini. Örneğin ”Nasıl bir zamanda yaşıyoruz ben söyleyeyim: ahir zaman” deyip konuya kestirmeden açıklık getirdi biri.

Eric Hazan’ın yönelttiği sorular ve Jacques Ranciére’in yanıtları bağlamında düşündüğümüzde ortaya konan düşüncelerin ”nasıl bir zamanda yaşıyoruz” konusunu, daha çok birey-toplum-iktisadi düzen-politika arasındaki münasebetler üzerinden okuma uğraşına yaslandığı söylenebilir.

Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz? Bu soruya verilecek isabetli cevap veya cevaplar muhakkak zamana ve mekana rengini veren, ona anlamını atfeden insanların, toplumların öncelikleriyle de ilgili. Savaşın ortasında bir yerlerde yegane önceliği hayatta kalmak olan birinin, biricik önceliği geçinmek ve yaşamını sürdürmek olan insanların ya da refah seviyesi belli bir seviyenin üstünde olan kişilerin nasıl bir zamanda yaşıyoruz sorusuna vereceği yanıtlar ister istemez göreceli olacaktır.

Nasıl bir zamanda yaşıyoruz sorusuna karşılık olarak temelde şunları söylemek mümkün görünüyor: Çok basit ve kolayca yaşanabilir alanlarında dahi hayat, insanların kahir ekseriyetine ekonomik, sosyal, politik ya da dini bir tahakkümle ”mücadele” olarak tecelli ediyor. Eve ekmek götürmek, absürt zorbalıklarla, yasaklarla baş etmek, avamîliğe razı gelmemek, menfaat putuna boyun eğmemek mücadelesi gibi.  Bütün bu mücadelelerin ise politik alanda ortaya çıkan en büyük ve merkezi  sorunsalını ise ”demokrasi” oluşturuyor.

Kitabın başında ”Demokrasinin, siyasi soruların etrafında döndüğü merkezi mefhum olduğunu düşünmeye devam ediyor musunuz?” sorusunu cevaplandırırken bir yerde şöyle bir şey söylüyor Ranciére: ”Tahakküm dünyasının kendi yıkımını ürettiği, ”katı olan her şeyin buharlaştığı” ve eski düzeni ayakta tutan kurum ve inançların ünlü ”bencil hesapların buzlu suları”nda kendiliğinden eridiği yönündeki eski Marksist fikirleri artık bir kenara bırakmak gerekiyor. Bu mantığa göre devletler, parlamentolar, dinler ve ideolojiler bizzat kapitalizmin gelişmesiyle ortadan kalkacaktı. Bugün bile ”neoliberalizm” hakkındaki hakim söylem, neoliberalizmdeki ekonomik tahakkümün tüm inanç ve kurumların çözülmesiyle kendini çırılçıplak gösterdiği ânı görüyor. Oysa olgulara bakılırsa hep daha fazla devletimiz -ve üst devletimiz- ve hep daha fazla hükümetimiz var, temsili sistem kendi doğal antidemokratik eğilimini izleyerek durmadan güçleniyor, ”liberal” kapitalizm sürekli yeni kural ve normlar dayatıyor, din bugün o bilinen kitlesel rolünü oynuyor, gerici ideolojiler gibi milliyetçilik ve etnik ayrımcılık da son yirmi-otuz yılda çok güçlendi.”

Kitap boyunca temel olarak Ranciére’in değerlendirmeleri çoğunlukla Fransa’nın gerçekleri özelinde hareket ediyor fakat bu değerlendirmelerin dünyaya teşmil edilebilir olduğu muhakkak. Dünyadaki politik gidişata bakılırsa yukarıdaki çıkarımın dünyanın neredeyse büyük çoğunluğu için geçerli olduğu görülür.

”Postfordist kapitalizmin talep ettiği şey artık emek gücü değil, yaşamın bütünüdür”

Tahakküm, şiddetli bir doyumsuzluk ve açgözlülükle bir insanın ya da bir grubun, başkasına ait olanı gözüne kestirmesiyle başlar. Tahakkümün başladığı yerde gerek insanların kendi aralarında gerek insan ve toplum arasında ya da  insan ve devlet arasındaki ilişkilerin yürürlüğü, belirlenimi adalet düzleminden sapar ve kuvvetli olma-zayıf olma yörüngesinde seyretmeye başlar. İster istemez yaşam tahakkümden özgürleşmek için bir mücadele biçimini alır.

Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz?’da Ranciére mücadelenin de anlamına açıklık getirmeye çalışıyor. Kelimenin alışılmış anlamından ve tezahürlerinden farklı olarak mücadelenin hep gelecek için dünyayı hazırlamak kadar -hatta ondan da çok-  şimdinin içinde, başka bir dünyada yaşamanın bir biçimi olduğunu vurguluyor. ”Özgürleşme, zamanın normal düzeni içinde bir başka zaman yaratmanın bir biçimi, duyumsanabilir dünyada ortaklaşa ikamet etmenin başka bir tarzı olmuştur daima. (…) Gelecek için çalışılmaz, şimdi içinde kazıp mesafe yaratmak, bir saban izi bırakmak için, başka bir var olma tarzının deneyimini yoğunlaştırmak için çalışılır.”

Mücadele dediğimiz şey, kendisiyle mücadele edilen ”karşı”nın doğru anlaşılması, yerli yerine oturtulmasıyla doğru anlamını bulabilir. Bu açıdan zamanımızda bütün kötülüklerin anası olarak kabul edilen, tahakkümün topyekun kaynağı olan kapitalizmin de klişelerin ötesinde doğru okunması önemlidir. Çünkü kapitalizmin en belirgin bir özelliği enerjisini kendisine karşı olan mücadelenin kendisinden almasıdır. ”Özellikle de kapitalizm bir iktidardan ibaret değildir, bir dünyadır. Bugün sömürülenlerin, emeklerinin ürününe sahip olmak için yıkması gereken duvar değildir. Soluduğumuz havadır, bizi birbirimize bağlayan kanaviçedir. Çinli, Kamboçyalı ya da başka proleterlere hem düşük fiyatlı metalar hem de bölüşülebilir kârlar üretmeleri için iş ”veren” güçtür. (…) Kapitalizmin karşısında değil onun dünyasının içindeyiz, bu dünyanın merkezi hem her yerde hem hiçbir yerdedir. Ama bu, yapılacak hiçbir şey yok demek değildir, yüzyüzelik biçiminin hiçbir zaman bu şekilde kurulmadığı anlamına gelir.”

Özellikle son yirmi-otuz yılda varılan nokta göz önüne alınırsa insanların, toplumların küçükten büyüğe önemli alanlardaki tercihlerini bir ”ehven-i şer” mantığı idare etti. İki şer olandan daha az şer olanı seçerek devam etmek. Başka bir seçeneğin imkanını kollamaya ket vuran bir düşünme biçimiydi bu. Yazının başında, üzerinde bildik şeylerin sürekli tekrar edilmesinden başka bir şey yapılmayan ”halk”, ”isyan”, ”tarih” gibi birtakım kavramları  Ranciére’in yeniden tanımlamaya çalıştığından söz ettim. Bu açıdan ”devrim” kavramını yeniden ele alan Ranciére Fransız Devrimi’nden de ilhamla bu mefhumun tekrar eden anlamının ötesinde başka bir anlamına dikkat çeker. İsyanın coşkudan ya da ayaklanmadan ayrıldığı, halkın özne olarak var olduğu bir emeğin örneği olarak asıl yeniliğin, algılanabilir ve düşünülebilir olanı yeniden şekillendirme yönündeki çabayla ilgili olduğunu savunur. Bu tarz bir yaklaşım her geçen gün şer olanın daha çok alanda ortaya çıkmasına olanak tanıyan ”ehven-i şer” mantığıyla kıstırılmış tercihlerin de özgürleşmesini sağlar.

Postfordist kapitalizmin talep ettiği şeyin artık yalnızca emek gücü değil, yaşamın bütünü olduğu bir süreçte verili klişelerin, kağşamış kuramların dışında düşünebilmek, öncelikle kendi gündemini meydana getirebilme becerisini ister. Bu da zihinsel olarak özgürleşmeyle başlayabilir.

Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz?, çağımıza tanıklık eden bir filozofun, başka vahaların yanı başında bir vaha ya da başka adalardan ayrı bir ada olduğuna işaret eden özgün, ufuk açıcı değerlendirmelerini bir araya getiren önemli bir eser.