Ahmet ÇARPAR | Halk Düşmanı

                                                                                                             ”Kör düşünce deneyimleri kıyaslayamadığı için
değer duygusuna sahip değildir.”
Marion Milner

Klasik dönemlerde yazılmış siyasetnamelerde veya birtakım ahlak kitaplarında tekrar eden bir benzetme vardır: İnsan bedeni bir ülkeye teşbih edilir, bazen de bir ülke bir insan gibi düşünülür. Böylelikle hayatın veya idare edilen ülkenin sıhhat ve selameti üzerine birtakım tahliller yapılır.

@musahibc
ahmet.carpar@kuzgunportal.com

İnsan evrenin küçük bir örneği, özeti; tıpkı bunun gibi evren de insanın büyük bir misalidir denilmiş. Andığım benzetmenin kuşkusuz bununla da bir irtibatı var.

Henrik İbsen’in 1882’de yazdığı Bir Halk Düşmanı’nı okuduktan sonra ”halk” dediğimiz şeyin üzerine düşünürken yukarıdaki benzetmeyi hatırladım. İnsan ve mensup olduğu toplum arasında buna benzer bir ilgi kurulursa, örneğin ülkem bir insan teki olarak tecelli etse nasıl biri olurdu diye düşündüm. İyi mi, kötü mü, bön mü akıllı mı, ahlaklı mı ahlaksız mı, güzel mi çirkin mi, diri mi çürüyüp yozlaşmış mı?

İbsen’in siyaset-sermaye-medya-halk arasındaki yozlaşmış düzeneği tenkit ettiği bu piyesi beni en fazla ”halk” kavramı üzerine düşündürdü. Piyesi okuyunca sermaye-siyaset-medya münasebetleri açısından kendisine hiç de yabancı gelmeyecek bir işleyişi görebilmesi mümkün okurun. Bu bakımdan eseri değerlendirirken bu meseleler etrafında yapılacak tahliller bir yönüyle sözü uzatmak olur.

Bence burada asıl üzerinde düşünülmesi gereken, ”halk” dediğimiz ve kitapta kendisi zaman zaman ”başat çoğunluk” olarak da adlandırılan şeyin mahiyeti olmalı. Çünkü halkın iyi veya kötü, ahlaklı veya ahlaksız, diri ya da çürüyüp yozlaşmış olup olmadığı toplum denen düzeneğin diğer unsurlarının da nasıl olacağını belirleyen çok kuvvetli bir etken.

Hikaye Norveç’in güney kıyısında bir kentte geçer. Dr. Tomas Stockmann eşi ve üç çocuğuyla ortalama bir hayat yaşar. Halk yararını önceleyen ve halk için çabalayan bir tutumun adamıdır, yoksul hastaları ücretsiz tedavi eder. Şehrin kalkınması için hayati bir proje olarak tamamlanan kaplıcanın doktorudur. Kaplıca tesisleri tamamlandıktan kısa bir süre sonra Dr. Stockmann kaplıca sularına zehirli kimyasalların karıştığını tespit eder ve kaplıca sularını tahlil ettirerek bu tespitinden iyice emin olur. Durumu ağabeyi olan kentin Belediye Başkanı’na açıklar. Belediye Başkanı,  Doktor’un kaplıca sularına zehirli kimyasalların karışmaması için yapılmasını gerekli gördüğü çalışmayı çok yüksek maliyeti yüzünden kabul etmez. Asıl olay bu noktadan itibaren kopar. Başkan’ın kendisine cephe almasından sonra Dr. Stockmann durumdan halkı haberdar etmek için bir yazı kaleme alır. Şehrin gazetesi Halkın Postası’nda yayımlatmak ister. Gazetenin yazı işleri müdürü ilk önce bu haberi memnuniyetle karşılar. Fakat daha sonra yazının basılacağını haber alan Belediye Başkanı gazetenin basıldığı matbaaya gelip bunu engeller. Başta Dr. Stockmann’ın tarafında yer alan Gazetenin Yazı İşleri müdürü Hovstad  bu andan itibaren Başkan’dan yana taraf alır. Yazısı basılmayan Doktor konuyu genişçe bir salonda bir konferans biçiminde halka duyurmaya karar verir. Halk toplanır, konuşma başlamadan Belediye Başkanı da salona gelir ve kendisine söz hakkı doğduğunu iddia ederek kürsüye çıkar, Doktor’un yapmak istediği basit bir bilgilendirmeyi birden siyasi bir açık oturuma çevirir ve Doktor konuşmaya başlamadan daha sözü alır ve halkı manipüle eder.  Bu esnadan sonra halkın yozlaşmışlığıyla karşılaşan Doktor arkasında sandığı ”başat çoğunluğu” düşündüğünden çok farklı bir halde bulur. Kaplıca ile ilgili konuşmayı yapmaktan vazgeçer, daha köklü sorunlar olduğunu fark eder, halkı bu yüzden tenkit eder:

”Hayır, bu sürüleştirici etki, yaşam koşullarında aptallaştırıcı, duyarsızlaştırıcı yoksulluktan, sefaletten gelmektedir. Her gün havalandırılmayan, süpürülüp silinmeyen evet bunların yapılmadığı bir evde oturmak zorunda kalan insanlar, iki veya üç yıl içinde ahlaklı düşünme ve eylem yeteneklerini yitirirler. Oksijen yetersizliği, vicdanı zayıflatır. Eh, bu sıkıcı çoğunluğumuzun tümü, memleketimizin gelişmesini yalan ve aldatma batağı üstüne oturtacak kadar vicdan yoksunu olduğuna göre, evlerimizin çoğunda oksijen yetersizliğinin son kerteye vardığı anlaşılıyor.” (s. 204)

Belediye Başkanı durumu iyice kendi lehine çevirdiği bu sırada, bir adam Doktor Stockmann’a ”halk düşmanı” diyerek çıkışır. Bunun üzerine Halkın Postası gazetesinin sahibi Aslaksen bu çıkışı hemen oylamaya dönüştürür ve oylama sonunda Kaplıca Doktoru oy birliğiyle ”halk düşmanı” ilan edilir.

Dr. Stockmann, kaplıcanın doktorluğu görevinden alınır, evi taşlanır ve ev sahibi tarafından evden dahi çıkartılmanın eşiğine gelir. Kentte hayat hakkı tanınmaz olur doktora. Piyesin sonunda Doktor artık kentte tek başına kalmıştır. Şehri terk edip etmeme arasında kalır bir an. Gitmemeyi tercih eder:

‘Bakın, mesele şu: Bu dünyada en kuvvetli insan, tam anlamıyla tek başına olan insandır.” (s. 233)

Kendisiyle karşılaşacağımız dördüncü perdeye kadar ”halk”tan oyunun başlarında  ”başat çoğunluk” olarak söz edilir ilk. Sonra toplumu idare eden sermaye-siyaset-medya mensubu üst tabakanın çürümüşlüğüne tanık oluruz. Oyunun sonunda tüm bu çürümelerin üstündeki örtü kaldırılır. Aslında halk çürümüştür.

Bir insanın bozulup yozlaşma ihtimali ne kadar mümkünse, insanlardan mürekkep olan toplumun da, halkların da bozulup yozlaşma ihtimali o kadar mümkündür. Ama genellikle kronik bir refleksle ulus, millet gibi tarifler içinde sürekli kutsanan, icat edilmiş bir ”halk” kavramı dolayısıyla bu ihtimale düşüncede pek yer verilmez. Halk yani başat çoğunluk hiç şaşmaz, hiç yanılmaz gibi algılanır.

Halbuki tarih göstermiştir ki, insanlığın kahir ekseriyeti bir şeyin tam anlamıyla doğru olup olmadığını araştırıp bilecek, müdekkik bir tıynette değildir çoğu zaman. Bu bakımdan kuvvetli bir hakikati zayıf bir adamın elinde zayıf görür veya kıymetsiz bir meseleyi güçlü bir adamın elinde görse onu çok kıymetli addedebilir.

Kur’an-ı Kerim’de Şuara suresinde Musa peygamberle Firavun’un sihirbazları arasında cereyan eden düellonun anlatıldığı sahnelerde bu olaya tanıklık etmesi için halk da davet edilir. ”Halk da ‘Haydi gelmiyor musunuz?’ diye davet edildi.” (Şuara/39) Sonra onlara kimden taraf olduğu sorulur. Onlar da ”Sihirbazlar üstün gelirlerse biz de onlara uyarız, dediler.” (Şuara/40) Evet, başat çoğunluk erk/güç ve hakikat arasında kaldığında güce meyletmiş, hakikate değil.

Halkı tenkit etmeye başladığımız andan itibaren yakamıza bir yafta yapışmasına da hazırlanmalıyız: Halkı aşağılamak. Peki ya halk aşağılık bir hayatı tercih etmişse? Bir Halk Düşmanı piyesi ve sonrasında bununla birleşen bazı dikkatler bizi bu sorunun etrafına çağırmaz mı?

Sosyalist çizgide şiir yazan çoğu şairin de halkı sürekli kutsayan imgelerine tanık olursunuz. Çoğu halkı bütünüyle görmekten mahrumdur bu bakımdan. Halkı konu edinen şiirler arasında belki en kuşatıcı anlamları yüklenen şiir İsmet Özel’in 1969 tarihli Yaşatan adlı şiiridir. Söyleme çalıştığım bütünlük içinde resmeder halkı:

”Ben halka bakınca gümüş tırnaklı kısraklar
sırça kirpikli gelinler huylanır.
Ben halka bakınca terlenirim
yaslanırım tarlaların gölgesine, tozuna
kirlenir gülkurusu mendilim.
Benim rengimle kim yarışabilir
sancımı kimler alt edebilir ben halka bakınca?
Ben ki kazdım, küredim, ellerimle boşalttım geceyi
yıldızları, hüznü ordan fırlatıp attım,
sonra ordan fırtınalı bir tüzeyle halka bakınca
yeniden yaralandım dünya ırmaklarından.

Dünyanın ırmakları dediğim yer
aydınlık, gülümserlik ve sevda
Oysa halkın göz çukurları çamurlanmıştır
kanı ılgıt ılgıt akar, kanı kara
yazlık sinemalarda, üniformalar altında
banknotların, kravatların saltanatıyla
çürütülmektedir halk.
Gözlerim
ne güzeldir halka bakınca
gözlerimde böğürtlendir
avuçlarımda nar,
ayaklarını çıplatıp sulardan geçen çocuklar
sevinçle kıpırdatır yapraklarımı.
Halkım
pıçaklanmış bir kadın gibidir
kaygular içinde yapayalnız

zehirli çiçeklerin uğultusu
uzaklaşmaz kulaklardan.

Gözlerim
neden güzeldir halka bakınca
beni neden küflemez o çökertilmiş anlam
her daim karnımda tıkılı duran şafak
dünyalar biriktirir halk adına?
Çünkü bana göbek bağımdan işliyor toprak
hançeri ellerinde neşter kılan
arkadaşlarım var dağlarda.
Kara yerden kırmızı gelincikler biterken
leylekler kirlenirken bin bereket uğruna
şeffaf, bakire kızlar pencerelerden
kaçırılmak için el ederken delikanlılara
o zaman benim gözlerim işte
kavi bir mavzer olur halka.”

(Yaşatan, 1969)