Ahmet Bülent ERİŞTİ | Direnmek: Bedelsiz olmaz!

Direnmek… Zamana, acıya, kötülüğe, ölüme ve pek çok şeye. Kimi zaman en ilkel koşullarda da olsa yaşayabilmek; kimi zamansa seni sen yapan özelliklerine yapılan saldırılar karşısında geri adım atmamak için. Hangisi olursa olsun; ne ölçüde olursa olsun; direnmek, bırakın bir insanı, herhangi bir canlının bile yıkıma karşı başvurduğu en temel tepki. Direnmek denildiğinde ama hemen bir keskin yaşam-ölüm karşıtlığı üzerinden denklem kurmanın sert sınırlarına gitmek gerekmiyor. Evet o da var ve bizler çoklukla o yaşam-ölüm karşıtlığı üzerinde hatırlıyoruz direnmeyi ve direnmenin sonuçlarını çünkü yaşadığımız ülkede yavaş yavaş zehirleniyoruz.

facebook.com/ahmetbulenteristi

Keşke sadece eski tarz giyimi sürdürdüğünde arkadaşları ve çevre tarafından gülünç bulunduğu halde bu tarzda direnen insanları konuşuyor olsaydık, keşke hâlâ cep telefonu kullanmadığı için çocukları tarafından geri kalmışlıkla suçlanıp alay edildiğinde buna direnen babaları konuşuyor olsaydık sadece. Keşke öğretmeninin yanında sigara içmediği günleri andığında muhafazakârlıkla eleştirildiğinde de buna çok sert tepki veren ve düşüncesinde direnen huysuz insanları konuşuyor olsaydık sadece. Oysa Türkiye toplumu çok daha acılı direnmelerin içinde, hem de neredeyse okuduğumuz ve yaşadığımız tüm tarihsellikte. Gündelik hayatın yakıcılığı, somuta ve basite izin veriyor. Ne olurdu sanki direnmek deyince, Ece Ayhan’ın kendi çocukluğundan aktardığı hikâyedeki gibi biraz soyut ama epey zihin kurcalayan direnmelerden süzebilseydik hayatı

“Bakın aklıma ne geldi. Uzun zaman önce, ben Sultantepe’de otururken Üsküdar’da gözleri görmeyen bir adam vardı. Bu adam potin bağı satardı. Ve her akşam işi bitirdiğinde, o zamanların meşhur Hale Sinemasına gidermiş. Bir gün bu adama sormuşlar: ‘Be adam sen görmüyorsun, neden her akşam sinemaya geliyorsun?’  O da ‘ Ben içimden seyrediyorum.’diye yanıtlamış.”

Bir anlam aramanın direnci, bir ölüm anına direnmenin çığlığından bir adım öne çıkmış bir resim olabilir. İnsan, magmanın uğultusunu kulağıyla duymaya koşullanmak yerine toprağa bastığı topuğuyla duymayı düşündüğünde de bir direncin içindedir. Gözleri görmeyen ama her akşam sinemaya giden insanın, kendisine sunulan alışılmış hayat biçimine karşı duruşu, her şeyden önce var olana yabancılaşma istiyor. Hangi alanda olursa olsun erkin kurduğu ve sınırlarını çizdiği alanın dışına çıkabilme düşü için hazır olandan uzaklaşma; ona yabancılaşma gerekiyor. Kör izleyicinin bir uzvunun çalışmaması üzerinden,  bedensel bir eksikliğin dilsel şiddete dönüştürülmesine tanık olduğumuz noktada, dilsel(sözsel) bir direnişle karşılaşıyoruz. Bedenin bir parçasının eksikliğini retorikle diğer bir organa bağışlayarak geliştirilen olağanüstü bir direniş… Bu kültürel direniş, kendisinin şaşırtıcı ve güçlü varlığı yanında, yerleşik ve sıradan baskıcı formun sokağa ve insan hayatına nasıl sirayet ettiğine işaret etmesi açısından da önemli.  Şunu belirtmenin yeridir:  Dilsel düzlemde direnmenin önemli yollarından biri “yorum”dur.  Yorum, dilsel iktidar alanını daraltan, bozan bir niteliğe sahiptir. Gündelik hayatın taşıdığı ve zihinlerde kurduğu alışıldık düşünme biçimlerini aktaran dilin şiddetini, karşı ve “direnen” bir dille kurma zorunluluğu, “yorum”a yaslanmaya götürür. Yorum, Fredric Jameson’ın,  Marx’ın emek ve değer kavramlarını teorileştirirken  ürettiği  “şeyleşme” sözcüğünü kullanmasına yönelik vardığı “Şeyleşme, onun için çirkin bir kelime uydurmadan nasıl analiz edilebilir ki?” yargısı dolayımında bize şunu söyler: İnsana uygulanan ruhsal ya da bedensel şiddet o kadar aşağılayıcıdır ki onu tarif etmek için başvuracağımız dil de ondan kurtulmak adına başvuracağımız eylem de aşkın olmak zorundadır. Şeyleşmeyi hafifletilmek ya da ortadan kaldırabilmek için şeyleşmenin kendisine dokunmak zorundayız. Dokunacağımız ve direneceğimiz şiddet merkezi bazen kendimiz bile olabiliriz, rüyalarımız buna dair ipucu verir. Pier Sorlin, Düş Söylemleri kitabında düşlerini yazan birinden şunları aktarır: “Düşümde bir yere bir yolculuk tasarlıyordum, bedenim bana engel olacaktı. Bu yüzden onu yatağımda yatar halde bırakıp onsuz gittim. Daha sonra yanından geçtim ve ona baktım. İçi boş bir keçi postu gibi dümdüzdü.” Durdurma istekli bedenin ısrarına karşı, direnen ruhun onu “şeyleşme”nin boşluğunda bırakması.

Uyanıkken kurduğumuz düşler, bazen, o uğurda bedenimizi sokakta ya da muktedirin cezaevi gibi gözlerden uzak mülkünde bıraktığımız bir direnişe dönüşebilir. Beden, devletin otoriteryen tavrına karşı direnmenin ve direnişe karşı ödetilen bedelin sembolü bu nedenle. Buradaki direnme,   dilsel-kültürel bir direnmenin çok ötesinde, sıcak bir çatışma alanı içinde olduğuna göre şiddete karşı koyacak ve onu anlatacak “şeyleştirme” de o ölçüde sert olacaktır. Hayatın her alanı kuşatma ve saldırı altında çünkü. Hele ki günümüzde kapitalizmin art arda gelen ekonomik buhranları ve açmazlarının yansımaları, bırakalım sokağı, evimizde dahi kendimizle kalamayacağımız düzeyde bir şiddet ortamı oluşturmuş durumda. Uzak ve soyut belirlemeleri bir yana bırakırsak Türkiye’de son bir yıldır neredeyse bu derecesine hiç tanık olmadığımız bir şiddet yaşanıyor. 15 Temmuz kalkışması ve Fetullahçı yapı bahane edilerek KHK’ler aracılığıyla, özgürlükçü, demokrat, aydın kitle üzerinde yoğunlaşmış bir devlet presi var. Sermaye sahipleri, şiddeti,  vatanseverlik, milliyetçilik, din vs üstünden kurarken bilindiği üzere bunları tek başına yapamıyor, kendisi de halktan olan insanları yanına almanın her yolunu kullanıyor, üstelik bunu yaparken artık neredeyse kendisini hiç saklamadan televizyonlardan “grev hakkını kullandırmamak için KHK’lere başvurduklarını “söyleyerek. Bütün bunları geçelim ama bunlara maruz kalanlar ne yapıyor, meselemiz bu olmalı. İktidarın devlet aygıtını kullandığını, nasıl kullandığını; bunların tarihselliğini, direnenlerin refleksi ile değişim ilişkisini bilen okur-yazarlar açısından ne ifade ediyor bu baskı? Okuyup okuyup kendimize öğreteceğimiz ne kalacak bu gidişle? Barış imzacısı oldukları için işten atılanlarla atılmayanlar arasındaki mesafe neyi anlatıyor? Devlet kuralsız baskısıyla sonuç alabiliyorsa onu “şeyleştirecek” direniş için nereden başlamak gerekiyor? İşlerinden atıldıkları için açlık grevine başlayan Nuriye ile Semih üzerinden bile dışa açılan ve devletin politikalarını faş edecek teorik tartışmalar ve pratik alanlar yaratma çabası bir direniş kuramıyor ve dahası içe bükülen bir tartışma alanı oluşuyorsa hiç kimse sorumlu değil mi bunlardan? Veli Saçılık birkaç gün önce, Karaburun Kongresindeki bir oturumda Konu sokak’ta kendisinin ve yanındaki birkaç kişinin yalnız bırakıldıklarından sitem etti, akademisyen ve aydınlara. Haksız mı Veli Saçılık, değil. Buradan kırıcı ve gereksiz bir söylemle kimseyi suçlamaya çalışmıyorum ama hepimiz şunu biliyoruz: Muktedire karşı söylenen bir tek sözün de minicik bir karşı eylemin de bir bedeli vardır. Su uyur devlet uyumaz çünkü. Sürece şaşırmanın nedenlerinden biri, dönüp dönüp devletten her şeye karşın bir iyilik kıvılcımı bekliyor olmak olabilir mi, zira hayatı boyunca böylesi süreçlerden geçmiş kimi insanları, arkadaşlarımı da devletin aldığı kararlar karşısında “Bu kadarı da olmaz.” derken görüyorum.

Günümüz Türkiye’sinde direnmek, Marx’ın iktisadi-toplumsal belirlemeler noktasının çok berisinde somutluklar taşıyor. Paul Ricoeur 1957’de yazdığı bir yazıya dair çok sonra yaptığı bir söyleşisinde Macaristan meselesine dair konuşurken “…o dönemde, Budapeşte şokunun etkisiyle beni ilgilendiren şey, iktisadî ve toplumsala göre siyasalın özgüllüğü sorunuydu.” dedikten sonra  “Bugünse, siyasalın hukukla ve ahlak düzlemiyle bağlantısı beni ilgilendiriyor, daha çok.” diyor.  Ricoeur sanki doğrudan bize, bu ülkeye dair konuşuyor. Siyasal güç, yasa ve anayasayı değiştirme gereksinimi bile duymadan mevcut anayasal hakları uygulamadan kaldırmayı meydanlarda aktarmaktan çekinmezken, başkanlık için seçim yapılmamışken fiili başkanlığa geçmişken iktisat teorileri, artı değer vs çok uzak. Yakın olan ne? Yakın olan, daha yakıcı da olabilecek bedellerden kaçmaya çalışmanın boş bir çaba olduğunu görmek. Her gün ağıt yakan cümleler kurmaktan, çaresizliğe davetiye çıkarmaktan biraz uzaklaşmak sanırım. Mutluluk şarkıları söylemekten söz etmiyorum. Hiç öyle bir yeri hak eden durumda değiliz. Ama muktedir, J.C.SOTT’un Direniş Sanatları’nda kavramsallaştırdığı “kamusal senaryo” ile “gizli senaryo” terimlerinin sınırlarının kaybolduğu yerde duruyor, “Akıllıyı kafeslemek için aptalı oyna.” cümlesi geçerliğini kaybetmiş. İşçinin yedinci gün tatilinin kaldırıldığı, işten atılan insanların yetmezmiş gibi pasaportlarına el konulduğu, dekan konumundaki bir profesörün iktidara yaranmak adına kimi emeklilik haklarının geri alınmasının yaşandığı bir ülkede pek çok Veli Saçılık yanında üç, olmadı iki Edward Said pratiğine sahip aydın olmasını düşünmek lüks mü? Lüks değil, olmamalı ve korkularımıza rağmen o günün gelmesi için ses vermeliyiz. Scott’ın efendisinden zulüm gören siyah kadının sözlerindeki gibi: “Bir gün gelecek! Bir gün gelecek!… Arabaların gümbürtüsünü duyuyorum.”